Yılın kapanış mucizesi, huzurlarınızda: Wonder Woman 1984

Yılın kapanış mucizesi, huzurlarınızda: Wonder Woman 1984
Yılın kapanış mucizesi, huzurlarınızda: Wonder Woman 1984

Feminizm manifestosunu ateşleyen, ilk defa “DC Universe” olarak adlandırdığımız, süper kahramanlar dünyasında fark yaratan, kendi ayakları üstünde, dimdik duran, güçlü, zeki, seksi bir kadın karakter, aramıza geri döndü! Ölümsüz, kendisine atılan kurşunları düşmanlarına geri gönderen, uçan, altın halkalar yollayan, atak, çevik ve son derece güçlü bir karakter Diane…Ne de olsa o bir Amazon kadını. Kraliçe Hippolyte’nin kilden yaptığı heykelden doğan bir çocuk.

İlk filmde: bir Amazon kadınının, 1. Dünya Savaşı’nda mücadele eden kahraman pilot Steve Trevor’la olan imkansız ve hüzünlü aşk hikayesine ve Diane’nın modern dünyaya adım atıp, müzede arkeolog, araştırma görevlisi olarak işe girişini izlemiştik.

Yeni filmin hikayesine geçmeden önce; kısaca, yönetmen Patty Jenkins’den bahsetmek istiyorum. Çünkü Jenkins; “Wonder Woman” efsanesini yaratıp, DC dünyasının filmlerine göre düşük bütçeyle yola çıkıp, filmin bütçesini nerdeyse 8 kat kara çeviren, dahası süper kahraman bir kadını; meta olmaktan çıkarıp, güçlü, bağımsız, sofistike bir Amazon kadınına dönüştürmeyi başardı. En iyi film dalında Oscar adaylığı kazanmasının sırrı, yine Jenkins’in güçlü kalemi ve yönetmenlik deneyimine dayanıyor.

Jenkins, bundan yıllar önce Charlize Theron’a en iyi kadın oyuncu dalında, Oscar heykelini kazandıran “Monster/Canavar” filminin de yazar ve yönetmeni. Gerçek hayatta azılı serili katiller arasında yeralan ve son derece çirkin ve ürkütücü bir görüntüsü olan Aileen Wuornos’u gerçekçi bir şekilde, sinemanın en güzel kadın yıldızlarından birine oynatmakla kalmayıp, aslında etrafımızda, insan postunda gizli canavarların, gerçek kötülüğü doğurduğunu anlatmış, bir yerde Aileen’le empati kurmamızı sağlamıştı. Böyle başarılı bir kadın yazar ve yönetmeni, Wonder Woman’ı beyaz perdeye uyarlaması, sonunda sinemada yeni, özgür bir soluğun, klişe yapımlara meydan okumasına fırsat verdi.

“Wonder Woman”ın, Profesör William Moulton Marston ‘ın çizgi romanlarından uyarlandığı ve profesörün özel hayatında cinsel yaklaşımının, karaktere yansıdığı, 1920-1940’li yıllardaki yayın döneminde sansür tehlikesiyle karşılaştığı da biliniyor. Ancak, günümüz dünyasında LGBTQ komünitesinin gururla sahiplendiği bir karakter olmasına rağmen, yapımcılar, Wonder Woman’ı şimdilik Steve Trevor’a olan büyük aşkı ve heteroseksüel yönleriyle gündeme getirmeyi tercih ediyorlar.

Bayağı uzun bir girizgahtan sonra, dilerseniz; eni filmimizin hikayesine beraber bir göz atalım. Öncelikle, yeni film, eleştirmenlerden değil ama seyircilerden oldukça olumsuz reaksiyonlar aldı. Çok fazla devamlılık hataları olması ( kaybolan yemekler, tacizci sarhoşla-Barbara arasındaki kavga sırasında yerde sihirli şekilde kaybolan anahtarlık, kötü adam Maxwell’in, Diane’yi parmakla işaret ederken, parmak açısının bir anda ters dönmesi vs vs), projenin 80’li yıllarda geçmesine rağmen 2000’li yıllara ait metro hatları, tarihi eserler, 1. Dünya Savaşından beri mevcut olmasına rağmen, yürüyen merdivenin varlığından habersiz Steve Trevor gibi bir sürü mantık hataları da dikkatimizi çekiyor.

Diyaloglardaki klişeler ve kötü adamı oynayan, özellikle Narcos ve Maldalorian’daki performansları sonrası popülerleşen Pedro Pascal’ın  kötü adam karakteri Maxwell Lord’ın aşırı karikatür bir karakter olması da seyircileri ister istemez olumsuz etkiledi.

Ama temel olumsuzluk, Warner Bros’un geçtiğimiz ayda yaptığı duyuruya bağlı olabilir. 2021’de sinemada beklenen büyük yapımları, izleyiciler aynı anda evlerinde HBO Max kanalından izleme imkanına kavuşacaklar çünkü COVID-19 sonrası yeni normal hayatımız, halen belirsizliklerle dolu ve tam anlamıyla her yerin açıldığı, kalabalık ortamlara geçiş, belki de beklenenden fazla zaman alacak gibi.

Tabii Warner Bros’un bu kararı, zaten iflas eşiğine gelen, çoğu da kapanan sinema zincirlerinin ve sinemanın tadını özleyen gerçek seyircinin tepkisiyle karşılaştı. Sanırım bu büyük tepki, ilk defa görücüye çıkan büyük bir prodüksiyonu da hedef tahtası haline getirdi.

Beni filmde en etkileyen iki sahne; destansı, henüz 12 yaşında olan genç Diana’nın, nerdeyse kendisinin 2 katı yaşında bir o kadar daha güçlü rakiplerine karşı yarıştığı, aksiyon ve heyecan dolu açılış sahnesiydi. Soluk soluğa izlediğimiz 10 dakikalık muhteşem açılışın, “yalanlar üzerine kahramanlık kurulmayacağı” mesajını vermesi de son derece etkileyiciydi.

Filmin aksiyon dolu, etkileyici, yürekleri hoplatan kapanışı da, en az başlangıcı gibi zihnime kazındı.

Biliyorum, şimdi bana soracaksınız, 2 buçuk saatlik uzun bir filmde ancak bunlar mı aklında kaldı diye? Açıkçası, bu filmi, dünya süper kahraman antilojilerden farklı kılacak pek fazla bir şey bulamadım. Pedro Pascal’ın canlandırdığı Maxwell Lord, yozlaşmış, dolandırıcı, insanın içindeki hırsları, ezikliği iyi yansıtan bir karakter olsa da, bu tür filmlerdeki aşırı güçlü, insanı dehşete düşüren kötü adam karakteri olmaktan uzaktı, daha çok kötü adam parodisi gibiydi…

Filmin kapanış ve açılış sekansları dışında, puan arttırıcı 2 güçlü öğe : Gal Gadot ve Chris Pine’in romantik uyumu ve tabii ki Barbara Minerva performansıyla adeta sahneleri çalan Kristen Wiig!

Wigg, Amerika’da 45 senedir devam eden ve en ünlü komedyenlerin adeta okuluna dönüşen “SNL- Cumartesi Gecesi Canlı”da skeçlerde dikkat çekip, ekibinden ayrıldıktan sonra, başta “Nedimeler-Bridemaids” olmak üzere çok sayıda komedi ve dramalarda rol aldı. İlk önce Emma Stone’a teklif edilen “Barbara” rolü, oyuncunun reddi üzerine, yönetmenin ilk tercihi olan Wiig’e götürülmüş. Benim düşünceme göre son derece isabetli bir karar.

Wiig; tuhaf, absürt, topuklu ayakkabılarla yürüme özürlü Barbara’yı, magnetik, seksi ve güçlü, aynı zamanında karanlık bir karaktere başarıyla dönüştürdü. Açıkçası belki de filmin en iyi oyuncusuydu.

Dolayısıyla benim sinefil puanım : 6/ 10

Ortalamanın üstü, aksiyon dolu, sürükleyici ama ana hikaye, karikatür kötü adam ve diyaloglar kısmında sınıfta kalan, ilk filmin hafif gölgesinde kalmış bir yapım.

Finaldeki atlı karınca sahnesinde Gal Gadot’ın kocası ve küçük kızını, kendisine kar topu fırlatanlar arasında da yine Gal Gadot’un büyük kızı ile yönetmenin kızını görmeniz mümkün. Sanırım Noel’in pozitif ruhu, bütün film setini etkilemiş, herkes son sahneyi aileleriyle kutlamayı tercih etmiş.

Bir sonraki film analizinde buluşmak üzere, herkese sağlıklı, mutlu, yepyeni umutlarla dolu, güzel bir yıl diliyorum.