Kadından geriye kalanlar…

Kadından geriye kalanlar...
Kadından geriye kalanlar...

Bu haftaki sinefil köşemde, son derece düşündürücü, dokunaklı, sarsıcı, farklı bir hikayeyi aktaran: “Pieces of A Woman: Bir kadının parçaları” filmini analiz edeceğim.

Yüksek ihtimalle başrol oyuncu Vanessa Kirby’e (Kendisini; “Crown” dizisindeki başarılı Prenses Margaret kompozisyonu ve Mission Impossible, Hobbs&Shaw gibi aksiyon filmlerinden tanıyoruz.) “en iyi kadın oyuncu dalında” Oscar adaylığı getirecek film, tam anlamıyla oyuncunun tek kişilik şovuna dönüşüyor. Gözlerindeki bıkkınlık, bastırdığı nefret, içerleme, derin üzüntü, yaşadığı travmatik deneyimi o kadar güzel yansıtıyor ki, karaktere anında ısınıyor, üzüntüsünü paylaşmak istiyorsunuz.

Özellikle filmin yoğun: toplam 30 dakika 48 saniye süren doğum sahnesi, insanın karmaşık duygularını açığa çıkarıyor: Gerginlik, doğumun doğasına ve bir annenin çocuğunu dünyaya getirmek için yaşadığı en derin sancılara duyulan hayranlık ve saygı, çocuğu kollarına alan annenin mutluluğu ve bir anda herşeyin büyük bir kabusa ve derin trajediye dönüşmesi hızlı akan bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçiyor.

Macar yönetmen Kornel Mundruczo, adeta bize bir doğum belgeseli sunarak, tek plandan akıtıp, eve çağırılan ebenin girişinden başlayarak, sancılar içinde kıvranan Martha ile O’nun acılarını dindirmek, bir şekilde sürecin bir parçası olmak için çırpınan Shia LaBeof tarafından canlandırılan erkek arkadaşı Sean’ı ve prosedürlere uygun bir doğum gerçekleşsin diye elinden geleni yapan ama bir şeylerin ters gittiğini hissedip, gerginliğini, genç çifte yansıtmamaya çalışan ebe rolündeki Eva’yı görüyoruz.

Son dakikada yapılan ebe değişikliği, her şey yolundayken, doğumda komplikasyonların oluşması ve bir anda duran kalp atışları…Yüzümüze sertçe çarpan bir tokatla, duygusallığı son derece yoğun bir girişle açılan film bizi gözyaşlarına boğuyor. Ve 30 dakika 48 saniye sonra ekranda filmin ismi beliriyor.

Sanki başlı başına iki film izler gibi, aslında filmin jeneriği aynı zamanda ilk filmin kapanışı gibi aktarılıyor. Doğum, bebeğin anne kollarında hayata veda edişi, trajik kapanış…Ya sonra neler oluyor ?

Aslında hikaye sonrasında başlıyor. Bir yandan haberlerde, bebeğin ölümünde ihmalden ötürü cinayetten yargılanan ebenin mahkeme görüntüleri yansıtılıyor. Diğer yanda, hayatı ellerinden yavaş yavaş kopup giden, binbir parçaya bölünen ve dağılan parçalarını toplamaya yanaşmayan Martha’yı görüyoruz. Martha iş yerine geri dönüyor ama uyum sağlayamıyor. İnşaatta çalışan erkek arkadaşı Sean ile arasına duvarlar örmeye devam ediyor. Yüzüne bile bakmıyor, cinsel anlamda en ufak bir isteği kalmamış, kendini tamamen bir kozanın içine kapatıyor. Evde kuruyan, çürümeye mahkum edilen bitkiler gibi O da içten içe ölüyor…

Bir yandan baştan beri erkek arkadaşını O’na yakıştıramayan, maddi anlamda Sean’ı fırsat bulduğunda ezmeye çalışan, dominant bir karakter olan annesi Elizabeth ile aralarındaki çatışma da giderek büyüyor. Elizabeth rolünde, son derece deneyimli ve muhtemelen en iyi yardımcı kadın dalında Oscar adaylığı alacağını tahmin ettiğim (1974 yılında, “Alice doesn’t live here anymore” filminden en iyi kadın oyuncu dalında Oscar ödülünü almıştı.) Exorcist(Şeytan) ve Requiem for a dream (Rüyanın ağıtı) filmlerden tanıdığımız 78 yaşındaki Ellen Burstyn’ı keyifle izliyoruz.

Filmde sembolizm oldukça kuvvetli şekilde karelere aktarılmış. Martha’nın elmaya ve şeftaliye olan tutkusu, içindeki bir şeylere tohum ekme isteğini ve çaresiz kalışını simgelerken, köprü inşaatlarında Sean bir türlü Martha ile arasında tekrar duygusal bir köprü kurmaktan aciz. Sean birkaç kez deniyor, bağırarak, haykırarak, yalnız kaldığında ağlıyor ama en sonunda vazgeçiyor. Avuntuyu başka vücutlarda arıyor. Bulduğu vücut, maalesef Martha’nın kuzeni Suzanne’den baikası değil. ( Succession dizisinde Emmy adaylığı alan başarılı oyuncu Sarah Snook tarafından canlandırılıyor.)

Filmin sonuna doğru bir aile yemeğinde kahramanlarımız toplanıyor. Anne, kızkardeş ve araba satıcısı kayınbirader Chris ( En son Adam Sandler’ın baş rolünde oynadığı , oldukça tartışmalar yaratan ve bağımsız film olmasına ragmen gişe rekorları kıran Uncut Gem’in yönetmenlerinden biri kendisi.) Martha, Elizabeth, Sean ve sürpriz şekilde, cinayetle suçlanan ebenin davasında kendisine avukatlık tavsiyesi vermek için kuzen Suzanne da yeralıyor.

Bıçakla kesilecek kadar gergin bir ortama şahit oluyoruz. Özellikle Elizabeth ile Martha’nın kavga sahnesi, gözlerinizi dolduruyor, içinizi acıtıyor, muhteşem oyunculukları alkışlattırıyor.

Ve finalde Martha bir karar veriyor. Doğumda yaşadıklarının adım adım üstünden geçip, ruhsal ve fiziksel anlamda kendisini büyük bir yüzleşme içinde bulacağı mahkemeye şahit olarak katılıyor ve doğruları söylüyor. İçimiz biraz daha acıyor, kalbimize cam kırıkları batıyor.

Ve Martha büyük hesaplaşmasından sonra, yeni hayatına ilk adımlarını atıyor.

Duygusal, düşündürücü, isyankar, karamsar ama bir o kadar da gerçekçi insan portreleriyle dolu, izlenmesi gereken, akıcı bir film.

Benim sinefil puanım: 7.5/10

Yazımı bitirmeden, filmle ilgili ufak notlarımı da paylaşmak istiyorum:

-Ünlü yönetmen Martin Scorsese, filmin yapımcıları arasında.

-Daha evvel Alfred Hitchcock’un ünlü filmi Kuşlar’ın yeni versiyonunu çeken, Cannes Festivalinde değişik reaksiyonlar alan Macar yönetmen Kornel Mundruczo ile Macar senarist Kata Weber’in 4. Ortaklığı olan proje, ikilinin ilk İngilizce filmi.

-Aktris Vanessa Kirby, anne olmadığı halde, rolüne iyi hazırlanmak için çok sayıda doğum belgeselleri izlemiş, hatta işi ileri götürerek, izin alıp, hastanede gerçek doğumları gözlemleme şansı bulmuş.

Özetle: Amerika Netflix’te en çok izlenenler sıralamasında 7. Sırada yeralan, bu yılın en iddialı yapımlarından biri olan filmi izlemesini kesinlikle tavsiye ederim.

Haftaya yeni bir film analizinde tekrar görüşmek üzere, şimdilik hoşçakalın.