Umut vadeden intikam meleği…

Umut vadeden intikam meleği…
Umut vadeden intikam meleği…

Bu hafta yepyeni bir sinefil köşesinde, yine kuvvetli bir kadın portresinin çizildiği, sarsıcı, sarkastik, dehşete düşürücü, duygusal bir kara komedi, gerilim filminin analizinde sizlerle buluştum. Filmimizin ismi: “Umut vadeden genç kadın” ya da orijinal ismiyle “Promising Young Woman”.

Filmin oyuncu kadrosunda yıllardır yüksek potansiyeliyle göz dolduran ama hep kuvvetli erkek karakterlerle yaptığı ortak çalışmalarda, performansı bu oyuncular tarafından gölgelenen İngiliz oyuncu Carey Mulligan. Örneklerle belirtmek gerekirse; ‘Shame” filminde Michael Fassbender, “Great Gatsby” de Leo DioCaprio, Drive’da Ryan Gossling, “Mudbound”da Jason Clarke, “Wild Life” da Jack Gyllenhall öne plana çıkarken, Mulligan duru, abartısız, gerçekçi duruşuyla, hem ne kadar iyi bir takım oyuncusu olduğunu kanıtladı, hem de verdiği oyunla karşısında aktörlerin de etkileyici performanslarına katkıda bulundu.

Ama 2010 yılında An Education filminden bu yana Oscar adaylığı almadı.Hep oyuncuyu, kuvvetli bir kadın temalı projede görmeyi hayal etmiştim. Bu dileğim, yeni projede gerçekleşti: Mulligan’ın, kendisi gibi oyuncu olan (çoğu izleyicinin de Crown’da canlandırdığı, Prens Charles’ın unutamadığı aşkı Camilla Parker rolüyle tepkisi çeken) ve ilk uzun metraj yönetmenlik sınavını veren Emerald Fennell’la yaptığı işbirliği, her iki sanatçıyı da farklı noktalara taşıyacak gibi. Çünkü Mulligan’ın canlandırdığı Cassandra/Cassie karakteri, oldukça zorlayıcı, kompleks, tartışmalı bir karakter, tacizci erkekleri avlayan acımasız bir intikam meleği…

Cassandra, kendine has sarkastik mizah anlayışı olan, çifte bir yaşam süren: gündüzleri kafede çalışan, anne ve babasıyla beraber yaşayan, sakin-sessiz-içe kapanık bir kadınken, akşamları Doktor Jekyll’ın Mr. Hyde’a dönüşümü gibi iksir yerine alkol kullanarak, barlarda kontrolünü kaybedecek kadar içen, her seferinde centilmen (!?)bir erkeğin eşliğinde barı terk edip, O’nun  evine giden ve mekana ulaşır ulaşmaz, sahte sarhoşluğundan eser kalmamış halde, infaz planını gerçekleştiren intikam meleğine dönüşmekte…

Merak etmeyin, Cassandra’yı eli kana bulanmış halde görmüyoruz. Filmin açılış sahnesinde OC dizisinden tanıdığımız Adam Brody’nin kolunda, genç adamın evine götürülüp, yatağa atılışını, genç adamın kendini taciz etmeye başladığı an, yatakta dikilip, sert şekilde: “Ne yapıyorsun sen?” diye adama bağırışını görüyoruz. Genç adamın yaşadığı şoku tahmin edebilirsiniz!!!

Sonrasında ne olduğunu bilmiyoruz ama  ertesi gün, Cassandra’nın, bacağında ve yüzünde kurumuş kırmızı lekelerin yakın plan görüntüsünü yeni sahnemiz başlıyor. Cassandra, elinde topuklu ayakkabılarla, tek gecelik ilişki sonrası yapılan klasik utanç yürüyüşünü gururla sergiliyor. Bir yandan da Danimarkalılara has üstünde kızılcık, yaban mersini reçeli sürülmüş, “danish” dediğimiz hamur işini iştahla mideye indiriyor. Reçelin pembe, yapışkan sıvısı yüzüne ve bacaklarına bulaşmış. Ters köşe mizah kullanan yönetmen-senarist Fennell, bu sahnede “Bridget Jones” filminin finalinde kullanılarak, popülerliğine kavuşan “It’s raining man” (aynı zamanda LGBTQ komünitesini temsil eden bir parçadır.) şarkisının yeni versiyonunu fon müziği olarak kullanmış.

Cassandra’nın neden ikili yaşam sürdüğünü, niçin barlarda tacizci erkekleri avladığını, kendi kendimize soruyoruz? Neden 30’lu yaşlarında bir kadın ailesiyle yaşayıp, kariyerini bir kafede bir insanlara kahve-çay servisi yaparak köreltiyor? Erkeklere olan nefretinin arkasında ne var?

Eski okul arkadaşı Ryan ile kafede karşılaşmalarıyla, Cassandra’nın tıp öğrencisi olduğunu ve okulu bitirmediğini öğreniyoruz. Ardından Cassandra, başta istemese de, ısrarcı olan ve iyi aile çocuğu, başarılı doktor imajı çizen Ryan ile flörtleşmeye başlıyor.( Youtube yıldızı olarak 16 yaşında ünlenen ve bağımsız film “Eight Grade” ile tanınan Bo Burnham tarafından canlandırılıyor) Ama Ryan ile karşılaşması, O’nun günlük çetele tuttuğu, barlardaki tacizci erkek avından başka yöne doğru sürüklüyor. Çünkü Ryan’dan, okuldan ortak arkadaşları Al Monroe’nun evlilik haberini alıyor. Cassie, bu isme biraz fazla takılıyor. Kendi kendimize soruyoruz: “Bu adam geçmişte Cassie’ye ne yapmış olabilir?”

Bu öykünün arkasında trajik birşeylerin olduğunu hissedip, iyice gerilerek, filmi izlemeye devam ediyoruz.

Cassie yeniden çetele tutmaya başlıyor. Bu sefer çeteleleri defterde değil, ekranda imajlar üstüne düşüyor. Yeni çeteleler, Tarantino’nun intikam filmlerindeki, bölüm başlıklarını ayıran Roma rakamlarını andırıyor.

 Cassie, okuldan arkadaşı Madison ile (Netflix’in parlayan güreşçi kadınlar projesi “Glow” ve Mad Men’deki Trudy Campbell karakterinden tanıdığımız Allison Brie tarafından canlandırılıyor.) öğle yemeği için buluşuyor. Yemekte, planlı olarak Madison’ı sarhoş ediyor, okuldan niye atıldığı ve okul arkadaşları tarafından sarhoş edilip, tecavüz edilen Nina’nın hikayesini sorgulamaya başlıyor. Bir anda parçalar yavaş yavaş yerine oturuyor ve Cassie’nin intikam motivasyonunun nerden geldiği anlamaya başlıyoruz. Cassie, yemekte sarhoş ettiği Madison’dan istediği yanıtları alamıyor. Madison inatla, Nina’nın taciz suçlamalarının asılsız olduğuna inanıyor. Cassie de, sarhoş Madison’ı, ilerki masalardan birinde O’nu baştan çıkarıp, otel odasına götürmesi için para ödediği genç bir adamla baş başa bırakıp, restoranı terk ediyor.

Ardından Cassie’nin, okulda Nina’nın hikayesine inanmayan dekanla olan toplantısına şahit oluyoruz. Dekan da kadın olduğu halde, Al Monroe’nun tarafını tutmuş ve önündeki delilleri değerlendirmemiş, bir genç kızın hayatını korkunç bir trajediye sürüklemiş.

Gördüğümüz gibi Cassie sadece erkeklerin peşinde değil, kendi hemcinslerine zarar verecek kadar tehlikeli, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen kadınların da peşinde. Ama sonradan anlıyoruz ki, onlara karşı yine biraz daha merhametli…En azından hiçbirini ölümle tehdit etmiyor ya da hayatlarına onarılmaz zarar vermiyor…

Bir yandan da Cassie hayatında ilk defa aşık oluyor. Ryan, hayatını zehir eden, şovenist, narsist, tehlikeli erkeklerden biri gibi değil, son derece güvenilir, samimi…Hatta son derece gergin aile yemeğinde bile sabırla babasının yaptığı sosa övgüler yağdırıp, annesinin sorularına esprili yanıtlar veriyor. Belki de Cassie artık intikamdan vazgeçip, geçmişte takılı kalmayarak, ileri bakmalı…

Peki bunu yaptı mı? Eğer filmin fragmanında Cassie’yi, Margot Robbie’nin canlandırdığı Harley Quinn tarzı saç ve makyaj stili, üstünde Dark Knight filminde Heath Ledger’ın giydiği tarz, hemşire kıyafetleri içinde, fonda Britney Spears’ın “Toxic” şarkısı kemanlarla çalinan versiyonu çalarken, bekarlığa veda partisine yürüyüşünü gördüyseniz, yanıtını aldınız. Görmediyseniz de, ben şu anda verdiğim spoiler ile size yanıtınızı verdim.

Filmin son 25 dakikasına geldiğinizde, size en büyük tavsiyem, koltuğunuza sıkıca yaslanmanız ve beklenmeyeni beklemeye hazır olmanız. Çünkü son derece baş döndürücü, dehşete düşürücü, sarsıcı sürprizler ardı ardına gelirken, filmin aynı zamanında senaristi olan Emerald Fennell, adeta kucağımıza bombaları fırlatıp, koşarak kaçmaya başlıyor. Şoke olmaya ve ağzınızı beş karış bırakan gelişmeleri izlemeye hazır olun.

Filmin final sahnesi güzel bir düğümle sona erip, bazı mantık hataları olsa bile, böyle olağandışı, ekzantrik bir senaryoya uygun şekilde noktalanıyor.

Beni sadece tacizci ve Nina’nın hayatını mahveden Al Monroe’yu canlandıran Chris Lowell ile New Girl dizisinde şöhreti yakalayan Max Greenfield’in paylaştığı sahnedeki oyunculuklar rahatsız etti. İçinde hem kara komedinin, hem de sarsıcı bir gerilimin, duygusal yoğunluğun olduğu sahnedeki aşırı abartılı ve yapmacık komedi dozu fazla kaçınca, Tarantino ve Ritchie filmlerde gördüğümüz komedi-gerilim sahnelerindeki o mizansenleri, absürdlüğü hissedemedim.

Özetle: Carey Mulligan’ın son derece farklı, derinliği, duygusal iniş çıkışları olan, obsesif aynı zamanda hassas, sadık, hüzünlü, bir yandan vahşi ve son derece tehlikeli, kompleks bir karakteri canlandırdığı film, çarpıcı, zeki, eğlenceli, sarsıcı ve sürükleyici bir çalışma. ‘Me-too movement” dediğimiz, “ben-de” hareketiyle körüklenen, kadınların artık ezilmeye ve fiziksel-ruhsal-sözsel tacize yanıt verdiği yeni dünyaya son derece uygun, cesur bir manifesto.

Yönetmenin kara mizah anlayışı, Cassie’nin çoban köpeği tablosunun asıldığı, pembe duvarlı, 80’lerden kalma koltuk ve avizelerle kaplı, ürkütücü ve zevksiz aile evinden, müzik seçimlerine ( Ryan ve Cassie, eczanede romantik danslarını Paris Hilton’ın seslendirdiği berbat şarkı eşliğinde yapmaları), akıcı diyaloglar, sahneler arası sürpriz atlayışlarda kendisini ele veriyor.

Teknik anlamda, sahneler arası aşırı sıçrayış, yanlış birleştirmelerden oluşan montaj hataları biraz rahatsız edici. Ama ilk yönetmenlik denemesinde olabilecek kusurlar…

Özetle: Carey Mulligan’ı en iyi aktris, Fennell’ı da yönetmen ve senarist dallarında, altın küre ve Oscar adaylıkları alacağını tahmin ediyorum.

Benim bu filme verdiğim sinefil puanı: 7,5 /10

Bu sene şaşırtıcı derecede iyi kadın yönetmenlerin ve göz doldurucu kadın oyuncu performansların geçidine şahit oluyoruz. Umarım bu başarılar, gereken ödülleri de kucaklar ve hakettikleri yerlere ulaşır.

Bu haftaki yazımı burada noktalıyorum. Haftaya aynı köşede tekrar buluşmak üzere. Şimdilik hoşçakalın…